25 Temmuz 2016 Pazartesi

Pratik Kültür - Sayı 3 (18-24 Temmuz)

Pratik Kültür, her sayıda bir önceki haftaya mercek tutup, gereksiz içeriklerden uzak hap bir kültür birikintisi oluşturmak şiarıyla ortaya çıktı. Ayrıca platformun yazarı Asaf Vodvil'in (yani ben oluyorum o) -önceki haftanın konusu olmasa da- hafta boyunca keşfettikleri de o sayıda kendine yer bulacak...


Okumalık:
  • Site açmaktan, blog modifiye etmekten pek anlamasam da, hiç anlamayanların en çok sorduğu sorular bu, 'nasıl yaptın? nasıl koydun?' 1mmblog, bu konuda iyi bir amme hizmeti sunup, Wordpress Kurulum Rehberi hazırlamış.

  • Darbe girişimlerinin bizden bir şeyler alıp götüreceği, hayatımızı değiştireceği, farklı günlere uyandıracağı belliydi; lakin bir de bunun geçmişe bakarak yorumlanması var: 'Darbe girişimleri sonrasında ekonomi küçülüyor...'
  • 15 temmuzdaki körpü direnişi görüntülerinden sonra Immanuel, neler yaşarız, bize neler yaşatılır konularına değinmiş, ''görüntüsü olmayan hayali Kabataş'tan infial yaratanlar, bu görüntülerle kim bilir ne yaparlarr.'' deyip devam etmiş: Burada.
  • Güzel bir hobi olarak anlatılagelen 'Karanlıkta Koşmak' konusundan bahsederken, en çok lafı geçen konunun güvenlik olması epey trajik.

  • Diyanet'in darbecilerin cenaze işlerini yapmama kararını alması, öyle he deyip geçilecek bir konu değil. Bu akla hayale gelmemesi gereken bir ayıp ve intikam sadece ölüden alınmış olmuyor: 'Babasına Kasteden Oğulun Gömülme Hakkı'
  • ''Muhtemelen hayatınızda toplamda 30 dakika kullanmayacağınız elektrikli matkabı satın almak yerine, neden komşunuzdan isteyemeyesiniz?'' paylaşım ekonomisi üzerine: 'Darbeli Matkap vs Uber'


  • Titanic batarken müzik yapmaya devam eden orkestra, esasen ne kadar da çok şey anlatıyor o sekans: 'Titanic Batarken...'
İzlemelik:
  • Michael Moore, Amerika'yı anlatmayı seven belgeselcilerden biri. Üstüne yürüdüğü konular ne kadar ciddi de olsa, mizahi üslubuyla on numara seyirlik işler çıkarıyor her seferinde. Bu sefer istikamet Amerika'nın dışı; Amerika'nın dışında, diğer ülkelerde olan iyi uygulamaları tespit etmeye gidip, bu fikirleri Amerika'ya getirme isteğiyle bayrağı elinde geziniyor Moore. Portekiz'in uyuşturucu serbestliği politikası, Norveç'in hapishaneleri, Fransa'nın yeme-içme kültürü, İtalya'nın tatil bolluğu, Almanya'nın iş-işçi politikası derken, 'vay arkadaş yav' diyerek izliyoruz Where to Invade Next'i (2015).
  • Gerçekliğiyle can sıkıcı, görselliğiyle sanatsal bir fotoğraf serisi: 'Zengin ile Yoksulun Ayrımını İspatlayan Kuş Bakışı Fotoğraflar'
Dinlemelik:
  • Vampire Weekend'in Rostam'ıyla, Walkmen'in Hamilton Leithauser'i birlik olma kararı alıp, yüzümüzü güldürdüler. İlk parça A 1000 Times:



  • Tegan and Sara'dan eski günleri hatırlatan melodilere, eski günleri hatırlatan bir klip: 



  • Sofar'dan ayda yılda bir güzel performans çıkmasına alıştık artık, HONNE'nin Sofar'da yer alması da ayrı güzel olmuş ayrıca:


İyi haftalar...

18 Temmuz 2016 Pazartesi

Pratik Kültür - Sayı 2 (11-17 Temmuz)

Pratik Kültür, her sayıda bir önceki haftaya mercek tutup, gereksiz içeriklerden uzak hap bir kültür birikintisi oluşturmak şiarıyla ortaya çıktı. Ayrıca platformun yazarı Asaf Vodvil'in (yani ben oluyorum o) -önceki haftanın konusu olmasa da- hafta boyunca keşfettikleri de o sayıda kendine yer bulacak...

Okumalık:
  • 15 Temmuz gecesinde ülke olarak bir şeyler yaşadık (baya baya bir şeyler). Ve artık hiçbir şeyin aynı olmayacağını içten içe biliyoruz. Onlarca analiz, onlarca yazı, onlarca komplo teorisi, onlarca piyes senaryosunun arasında, bizi asıl bekleyenlere dikkat çeken yazı Immanuel'den geldi: 'Darb...'

  • Her şey blogger olmakla başlayıp, Twitter fenomeni, Vine fenomeni... diye giderken, aslında yurt dışında bloggerlıktan sonra başlayan Youtuberlık - vloggerlık işi Türkiye'de nedense yerleşikleşememişti. Artık yeni yeni oturmaya başladı. (2013'ten beri olageliyor olsa da mainstream/gündem olmasının geçmişi 2 yıla dayanmıyor bile) Artık böyle bir gerçek var ve bu gerçeğe bu hafta Bigumigu'Youtube Ünlüleriyle Başarılı Reklamın Sırrı' yazısıyla değinmiş.

  • Bayram öncesi açılışıyla epey konuştuğumuz Osman Gazi Körpüsü'nün görünmeyen yüzünde ne var? Bununla birlikte halka sunulan hizmetlerin arka planları nasıl hasıl oluyor. Celil Bozkurt, 'Osman Gazi Köprüsü Bize Ne Kazandıracak?' yazısıyla konuyu tartışıyor. 

  • Osman Gazi Köprüsü Bize Ne Kazandıracak yazısından hemen sonra okunursa bir çok şeyin daha çok pekişeceğini düşündüğüm bir yazı da bu hafta ekonomist Mahfi Eğilmez'den geldi. 'Ödediği Vergiyi Bilmeyen Toplum' isimli yazısı, aldığımız hizmetlere kendimizi borçlu hissetme psikolojimizi ve verdiğimiz verginin farkında olmayışımızın acizliğini basitçe anlatıyor.
  • Emlak sektörü konusunda ülkede herkesin bir fikri var ve bu ülkede en çok arzu edilen şey bir ev sahibi olmak. Lakin dillerde bir de 'emlak balonu' lafı var. Ülke zenginleşmiyorken de ev fiyatları her geçen zamanda artmaya devam ediyor; ülke fakirleşiyorken de ev fiyatları artmaya devam ediyor. Ev fiyatları düşüyorsa da, biz daha fazla fakirleştiğimiz için daha fazla pahalılaşmaya devam etmiş oluyor. Ekşi'deki shot bardağı 'Emlak Balonu' konusuna değinmiş.
  • İnternetin getirdiği yenilikler kendilerine bir sektör yaratalı çok oldu. Bununla birlikte hepsinin içinden yeni sektörler, fikirler ve sonuçlar çıkmaya devam ediyor. Ve bunların gelecekte sektör devi olacaklarını tahmin etmek zor değil. Journo, 'İnternet Trendlerinin Gösterdiği 9 Şey'i listelemiş.
  • İnternet trendleri demişken, önümüzdeki 20 yıl boyunca bir çok mesleğin tarihe karışacağını, teknolojinin yeni bir Dünya yaratacağını bilmesek de tahmin edebiliyoruz hepimiz. Lakin, birinin bunları 'bu, bu ve bu nedenlerle...' diye anlatması da iyi oluyor: 'Gelecek 20 Yılı Şekillendirecek Trendler'

  • Bayram boyunca tartışılan bir diğer konuysa Yunanistan-Türkiye ucuzluk-pahalılık kıyasıydı. 'Yunanistan Gerçekten Ucuz Mu?' yazısı, sorduğu soruya tam olarak değilse de, iki ülkedeki kültürel değişkenleri ve bunun getirdiği turizm, hayat, hizmet vizyonunun farklılığını kısaca anlatabilmiş.
  • Büyük bir Pokemon hayranı olsam da, Pokemon Go oynamaya başladım ve başlamayı da pek düşünmüyorum. Lakin Pokemon Go'nun olagelmesi, varlığı, değiştirdiği şeyler ilgimi elbette çekiyor. 'Pokemon Go'nun Kısa Tarihi' isimli yazı da gösterdi ki, hikayesi de çok ilgi çekici.
  • Pokemon Go demişken, neden Pokemon Go bu kadar önemli? Bundan sonra her şey bambaşka olacak ne demek? Bu altı üstü bir oyun değil mi? Cevap çabaları, 'Katı Olan Her Şey Kodlanıyor' yazısında.

  • Dünyayı Kurtaran Adam filmini hepimiz biliyoruz; lakin orijinal kopyasının hiçbir yerde bulunamadığını ve bu kopyayı Amerikalı bir sinefilin Türkiye'de tesadüfen bulup aldığını eminim bilmiyordunuz. Bu film gibi, Hollywood özentisi filmleri sevenler derneği denebilecek kategorize bir sinefillik var. 'Dünyayı Kurtaran Adam'ın 30 Yıl Sonra Kurtarılması' yazısı bunlardan bahsediyor.

  • Viskinin nasıl yapıldığını bir kaç farklı ortamda defalar anlattığım yazılarım mevcut esasen; lakin Keyif Adamı, bu hadiseyi daha derli toplu açıklamış. Meraklısı için 'Viski Nasıl Üretilir?'
Suriye'li mülteciler, ülkemizin büyük bir problemi ve herkesin de bunun için bir çözüm yolu var. Fakat insanoğlu, çok acımasız, duyarsız, empati yoksunu olurken kendini fark edemiyor bile. Bu hafta bu konuyu önemseyen iki yazı yazıldı ve konuyla paralel olabilecek bir de Türkiye-Suriye ilişkileri röportajı yapıldı. Konuya karşı biraz daha akılvari yaklaşabilmek için, üç yazıyı da sunuyorum:

İzlemelik:
  • Mita Tova (2014), içinde sadece yaşlıların olduğu haliyle yaşlılar yurdunda geçen bir ölüm filmi. Bu kadar yaşlı olunca ölümün bu kadar filmin içinde olması da sırıtmıyor elbette. Fakat filmde ufak bir yaratıcı dokunuş var, kaliteli bir mizah var ve akil bir insaniyet var. Bunlar birleşince hem film eğlenceli oluyor, hem de sadece başlayıp-biten-seyirlik bir film tanımının fazlası oluyor.

  • İyi bir belgesel izleyicisi olduğumu iddia edemesem de, kesinlikle iyi bir talk-show izleyicisiyim. Talk-show tadında soru-cevap odaklı belgeseller bu nedenle fazlasıyla ilgimi çekiyor. Misery Loves Comedy (2015), hem benim sevdiğim tarzda bir belgesel olmakla kalmıyor, bir de hepizin merak ettiği komedi yapmak - stand upçı olmak - sahnede bulunmak konularını işin uzmanlarına yani komedyenlere  sorarak cevap arıyor. Konun muhattapları komedyen olunca seyir de keyifli oluyor, bununla birlikte hayatla ilgili de mesajlar araya araya serpiliyor. 

  • Tarikat, çok ama çok ilgimi çeken bir konu. Hele de Hristiyanlık, Müslümanlık gibi yaygın bir dinin kolu olarak değil de, yeni bir sistem oluşturduğunu iddia eden tarikatlar bildiğin aklımı başımdan alıyor; insanları hipnotize edebilmesiyle, akla hayale gelmeyen saçmalıkları müridlerine yaptırmasıyla, nesilden nesile büyüyebilmesiyle vs. aslında dışarıdan bakınca tam deliler diyarı olan bu örgütlenmeler, bir taraftan da sahip olduklarıyla büyük bir güç, para ve dokunulmazlık da kazanabiliyorlar ve bu nedenle de daha fazla büyüyebiliyorlar. Tom Cruise, John Travolta gibi yıldızların müridi olmasıyla herkesin duyduğu Scientology tarikatıyla ilgili bir çok bilgi edinmiş, takip etmiş ve şaşırmıştım; lakin Going Clear: Scientology and the Prison of Belief (2015) belgeseli, resmen öğrendiklerimin bir hiç olduğunu gösterdi. Salt bir tarikatı tanımak için değil; beyin yıkamanın, taciz etmenin, mecbur bırakmanın, zor duruma sokmanın sisteme nasıl oturtulduğunu da görmeniz açısından şahane bir belgesel.






Dinlemelik:
  • Bu hafta kafayı taktığım tek albüm Maxwell'in blackSUMMERS'night'ı oldu. Geçen sene en çok dinlediğim albümlerden biri D'Angelo'nunkiydi. Maxwell'de o tatta, r&b, soul, funk ve bolca jazz var şarkılarda ve yağ gibi kayıyor blackSUMMERS'night.


  • Hali, tavrı, tarzıyla diğer kadın rapçilerden hep farklı yerde duran M.I.A. bu sene çıkacak olan AIM isimli albümünün ilk şarkısı, Skrillex'le beraber yaptığı Go Off'u paylaştı. Romain Gavras dokunuşlu klipleri yüzünden, kliplerine ayrıca merak ettiğim M.I.A. bu sefer kamera arkasına kendi geçmiş, esasen fena da olmamış:



  • Fransız disko müziği deyince akla gelen; fakat pek ortalarda gözükmeyen Justice, Safe and Sound ile geri döndü. Bolca funk, retro synth ritimler ve çok sesli bir müzik:


  • O kadar uzun zamandır ortalarda yoktu ki, yokluğunu dahi unuttuğumuz UNKLE, Cowboys or Indians ile ortaya çıktı ve senenin en iyi şarkılarından birini armağan etti:


  • AlunaGeorge, sonbaharda çıkacak olan I Remember albümündeki yazlık parçaları yaz bitmeden paylaşmaya devam ediyor:


Mutlu haftalar...

14 Temmuz 2016 Perşembe

Pratik Nuri Bilge Ceylan

Nuri Bilge Ceylan, salt başarılı ve tanınır olmasından ötürü herkesin ahkam kesmek zorunda hissettiği, güzel-bok gibi, seviyor-sevmiyor gibi uç tarafların birini seçmeye meylettiği bir sinemacı. Bununla birlikte de, kalıplaşmış cümlelerin esiri olan sineması nedeniyle de ondan alınacak bir çok eğitim, vizyon, fikir boşa gitmiş oluyor.

''20 dakika adamın bir yere yürümesini çekiyor...''
''10 dakika sigara içip denize bakan adamı çekiyor...''
''Boş boş bir yeri çekiyor, sonra bize sanat diye yediriyorlar...''

Sinema gibi her sanat dalı entelektüellik iddiası içerdiğinden mastürbatif konulara malzeme olabilir, doğru. Lakin öncesinde hakkını vermek, hakkını aramak, hakkını tartmak gerekmiyor mu?

Pratik Kültür, lafı uzatmadan (isteyenlere uzamış halli imkanlarını da sunarak) bir Nuri Bilge Ceylan paketi sunuyor:



1959 doğumlu, 57 yaşındaki NBC, mühendis olduktan sonra fotoğrafçılık ve sinemayla ilgili ek eğitimler alıp, dağcılık ve doğa ile ilgilenip sonrasında da uzun doğu ve Avrupa turu yapmış bir sanatçı. İlk filmi 'Koza'yı (kısa film) 35 yaşını aştıktan sonra çekmiş olması ve Koza'dan beri sinemaya bakışı hiçbir şekilde değişmemiş olması esasen bize bir çok veri sunuyor. NBC'nin amatör sinemacı olduğu bir dönem yok, Ebru Ceylan, Ercan Kesal, Zeynep Özbatur ve Gökhan Tiryaki'ye güvenmesi sonrası sinemasının yine değişmediği sadece renklendiği dönem var. Bu nedenle çıraklık-kalfalık-ustalık filmi kategorilerine girebilecek birisi değil NBC.

Koza (1995), Kasaba (1998), Mayıs Sıkıtısı (2000)(Pratik'ten fazlası için: Herkesin Sıkıntısı Kendine), Uzak (2002) bu dört filmin herhangi birini izleyen birisi NBC'nin sinemasının ne olduğunu anlayabilir. Anlatmak istediği hikayeleri sinemayla anlatan bir adam. Sorunun ufak ya da büyük, basit ya da kompleks olması gereksiz, kamera önünde gerçek bir hikaye olmalı ve bu hikaye hayatın kendisi olmalı...

NBC'nin, ilk filminden son filmine kadar en iyi ödülleri toplayabiliyor olmasının sebebi sinemasının kusursuza yakın olmasından. Lakin onu takip edenlerin, izleyenlerin, fanların sayısının artışa geçmesinin Üç Maymun'dan (2008)(Pratik'ten biraz fazlası için: Yılmaz Güney'den Nuri Bilge Ceylan'a) sonra başlamasının nedeni, sinemasının artık NBC deyip geçilmeyecek renge kavuşmasıyla doğrudan alakalı.


Her filminde yapımcı, yönetmen, senarist, kurgucu, görüntü yönetmeni olmak zorunda kalan bir adamken, görüntü yönetmenliği konusunda güveneceği Gökhan Tiryaki'yi, yapımcılığı bıraktığı Zeynep Özbatur'u, senaryo ve hikayede destek olacak Ercan Kesal'ı, her konuda destek olacak Ebru Ceylan'ı (Pratik'ten biraz fazlası için: Ebru Ceylan söyleşisi) bulması NBC'nin sinemasını değiştirmedi, sadece anlatmak isteyip de tek başına başaramayacağını düşündüğü hikayelere saldırma özgüvenini verdi kendisine. Bir de bu konuda bence gerçek manasıyla da en çok kendine yer bulan hadise 'konuşmak' oldu. Yalnızken kendi kendinize illaki konuşursunuz; lakin bunu dışardan gören birisi anlamaz. Bir başka kişinin anlaması için ya monolog yapmanız gerekir ya da konuşacak birini bulmanız. İşte NBC de, çevresindeki insanları çoğalttıkça konuşmaya da başladı, sinemasında da konuşmalar görmeye başladık aynı dönemle paralel.



Bu nedenlerle İklimler'de (2006) eşi Ebru Ceylan'la birlikte kamera önüne geçip başrol oynayabildi. Keza görüntü yönetmenliğini Gökhan Tiryaki'ye, yapımcılığı Zeynep Özbatur'a bırakabileceği bir güvene sahip oldu. Bundan sonraki her filmde de olacağı gibi. (Pratik'ten biraz fazlası için: NBC'nin oyunculuğunu yakından tanıyalım, İklimler, efsane fındık sahnesi:)


Üç Maymun (2008) gibi senaryosu girift bir işe girebildi, keza hem Ebru Ceylan, hem Ercan Kesal hikaye ve senaryo konusunda yanındaydı artık.

Peşinden sadece Türkiye değil, Dünya sinemasının da en iyi filmlerinden Bir Zamanlar Anadolu'da'nın  (2011)  (Pratik'ten fazlası için: İktidarın devir teslimi: Bir Zamanlar Anadolu'da) ya da Kış Uykusu'nun (2014) (Pratik'ten fazlası için: Kış Uykusu Derin Olur) gelmesi de kesinlikle tesadüf değildi.

NBC sineması böyle olageldi ve böyle de sürüp gidiyor. (Pratik'ten fazlası için: Nuri Bilge Ceylan'ın kafasında neler dönüyor? -söyleşi-) Amaç sarhoş olmaksa alkollü olan her içkiyi tüketebilir ve amacınıza ulaşabilirsiniz; fakat amaç degüstasyonsa, eşleştirmeyse, keşfetmeyse o halde kendinize de çeki düzen vermeniz gerekecektir. Bunu, sanatın her dalı için kabul edebilirsiniz.

Bitirmeden, NBC'yi tanımak dışında da her sinema meraklısının NBC'nin Youtube kanalına bakmasını öneririm. Röportajlardan, kamera arkalarına, film üzerine konuşmalardan, kritiklere... her video kırıntısı paylaşılıyor:




Bir başka 'Pratik ...' yazısında görüşmek üzere...


11 Temmuz 2016 Pazartesi

Pratik Kültür - Sayı 1 (1-10 Temmuz)

Pratik Kültür, her sayıda bir önceki haftaya mercek tutup, gereksiz içeriklerden uzak hap bir kültür birikintisi oluşturmak şiarıyla ortaya çıktı. Ayrıca platformun yazarı Asaf Vodvil'in (yani ben oluyorum o) -önceki haftanın konusu olmasa da- hafta boyunca keşfettikleri de o sayıda kendine yer bulacak...

Okumalık: 
  • Gundi Efendi, sosyal medyada markaların bilinilirlik adına boşa harcadıkları paraları ve parayla rezil olma hadisesini, Journo'ya 'Real time marketing' başlığıyla kısa, öz ve komik şekilde anlatmış.
  • Backstrom, House MD, Sherlock , hepsi başrol karakterinin zekasına hayranlık duyulan diziler. Peki, severek izlediğimiz bu dizileri biraz iğdiş edersek karşımıza ne gibi çelişkiler çıkar? Karakterler aslında o kadar da zeki değil mi? Hep mi aynı senaryo, gene mi otizm? sorularını cevaplamaya çalışıp, yeni sorular soran 'Aşırı Zeki İnsanlar' yazısı TheMahmut'ta.



  • Bu yazıyı okuyunca 2008-2010'a gittim resmen. Blog kültürünün herkesçe benimsendiği ve herkesin kendi blog sayfasında içi-dışı bir olduğu zamanlardan bir yazı gibi. Kendi başına ayakta durmaya çalışan şehirli bir kadın, aşkını, ilişkilerini, çelişkilerini, yanlışlarını, kısaca kendisini anlatıyor: 'arada kalanlar'

Terör saldırıları, otoritenin boğazı sıkma boyutuna gelmesi, ekonominin düzeleceğine dair herhangi bir ışık olmaması derken, bu ülkeden gitmek lazım hissi her geçen gün taraftar sayısını arttırmaya devam ediyor. Bu hafta bu konuya ufaktan merakı olan herkesin işine yarayacak epey bilir kişi yazısı okudum. Sırayla başlayalım:

İzlemelik

  • Selçuk Şirin'in 19 dakikalık 'İtiraz Et, Hayal Kur, İlerle' sunumu, yeni bir şey söylüyor olmasa da, arada hatırlatılması gereken doğruların üstüne tekrar tekrar bastığı için izlenmeli: 

  • İranlı efsane sinemacı Abbas Kiarostami, 4 Temmuz'da 76 yaşında kansere yenildi. Hiç tanımamış olanlar, Tam'e guilass'la insanla ilgili anlatacak onlarca hikayesi olan bu güzel adamı tanımaya başlayabilir. (Aşağıdaki sahne de aynı filmden.)




























  • Psikoloji okuyan sevgilimin zorlamasıyla geçen hafta The Machinist filmini izledim. Christian Bale müthiş bir oyunculukla, 1 yıldır uyuyamayan Trevor Reznik'i sanki 1 yıldır uyuyamıyormuş gibi canlandırmış. Bununla birlikte filmin bir problem anlatma derdinde olan hikayesi gayet makul; fakat hikayeyi anlatırken gerçek hayatla kesiştiği noktalardaki açıklıklar, Trevor'un onlarca kere hastaneye ya da karakola düşmesi gerekirken, bunlardan her seferinde kolayca kurtulabiliyor olması biraz kabak tadına çeviriyor seyri. Lakin psikolojik referansları, semptomları ve hastalıkları doğru anlatması açısından epey öğretici bir film. Psikoloji okuyan birine yazmak için güzel bir fırsat olur beraber The Machinist izleme teklifi.
  • Jesse Eisenberg'ten The Squid and the Whale filminden beri hazzetmem. Lakin The End of the Tour'da, Jason Segel'in efsane oyunculuğuyla olsa gerek bu sefer pek uyuz olmadım. The End of the Tour, Amerikalı depresif yazar David Foster Wallace'ı anlatan bir film. Bir biyografiden ziyade, bir yazarla beraber bir kaç gün geçirmek gibi. Diyaloglar, hikayeler, dertler ve dramlar da entelektüel seviyeden aşağı inmez vaziyette. 

  • Yorgos Lanthimos, Dogtooth filmiyle nasıl bir manyak olduğunu bildiğim bir yönetmen. The  Lobster'ın ardından yapılan övgülerce de yine bir manyaklık sunduğunu düşündürmüştü bana. Lakin Dogtooth, çok da benim filmim olmadığından The Lobster'ı izlemeyi uzun süre ertelemiştim, yanlış bir kararmış. The Lobster, elbette manyakça bir film; lakin yalnızlık, aile, çift, aşk kavramlarını sorgulatan, toplumlar inşa edilirken yanlış temellerin kurulmuş olabileceğinin altını çizmekle kalmayıp kazan bir film. Oyunculuklardaki zirve noktaları ve tokat gibi çarpması gerekirken sessizce söylenen espriler/taşlamalar da seyir zevkini katlıyor.

  • Bu haftanın belgesel kuşağında Reddit'in kurucusu, müthiş aktivist Aaron Swartz var. Politika, özgürlük, internetin görevi-amaçları-sınırları, insan olmak, paylaşım kültürü üzerine sadece bir kaç cümle söyleyerek müthiş bir vizyon oluşmasını sağlayan Aaron Swartz, bunları söylemeye 14-15 yaşında başlıyor üstelik. 26 yaşında Amerika'nın savcıları onu intihar etmek zorunda bırakana kadar da bir adım geri atmıyor. Herkesin tanıması gereken kişilerden biri Aaron, 21. yüzyılın belki de en idealist dehasıydı. Belgesele seçilen isim olan, The Internet's Own Boy da çok doğru bir tabir olmuş gerçekten.
  • Eyfel Kulesi'yle ilgili ne kadar şey biliyorsunuz? Barış Özcan'dayız:
  • Her hafta Munchies'den bir video eklemek gerekiyor illaki. Bu hafta iyi bir cheeseburger nasıl yapılır, onu öğreniyoruz Matty Matheson'dan: 


Dinlemelik
  • Geçen hafta beklenilen ve beklentileri karşılayan iki albüm çıktı. Bunlar Blood Orange'ın Freetown Sound'uyla, Metronomy'nin Summer 08'i. 
Dev Hynes a.k.a. Blood Orange, önceki albümü Cupid Deluxe'den aşşağı kalır yanı olmayan, yine bolca sample üzerine, lofi, michael jackson etkili vokaliyle, sürekli bir nostalji halindeymiş hissini yaymaya devam ediyor. Ben dansına ayrı hasta olduğumdan, albümü kadar kliplerini de iple çekiyorum:



Metronomy, albümden önce yayınladığı Old Skool ile standart Metronomy beklentisini fazlasıyla karşılamıştı zaten. Albümde de lo-fi, disco, drum ritimleri gayet yerli yerinde.





  • Fotoğrafçı JR'ın kısa filmi Ellis için hazırladıkları müzikleri albüm olarak yayınladı Woodkid ve Nils Frahm ikilisi. Soundcloud'ta paylaştıkları 9 dakikalık Winter Morning resmen şiir, resmen destan:


  • Local Natives, eylülde çıkacak olan albümü Sunlit Youth'dan bir şarkı daha paylaştı. Fountain Of Youth, indie bayrağını göklerde taşımaya, Local Natives müziğini belletmeye devam eden cinsten:


  • Francis and the Lights, Friends adlı şarkısını Bon Iver, Kanye West, Cashmere Cat gibi efsane bir kadroyla yapmış. Klipte Justin Vernon ve Kanye de kendine yer edinmiş:


  • İlk sayıya Milkywhale'in tatlılıktan ölecek videosuyla veda edelim. İzlanda'dan, bir buz pateni pistinde elektropop sesleri:

Mutlu haftalar...